KKTC’nin kuruluş yıl dönümünü gerekçe gösteren bazı Rum örgütleri, bugün sınır boylarında Türklere yönelik eylemler yaptı ve Güney Kıbrıs’a geçen bazı Türk araçlarına saldırıda bulundu.

Edinilen bilgiye göre, fanatik Rum grupları bugün Metehan, Ledra Palace ve Lokmacı kapılarının Güney kesimlerinde toplanarak Türkler aleyhine gösteri yaptı ve taşkınlıklar sergiledi. Yiğitler Burcu’na da taş ve portakal atan Rumlar, bölgede huzursuzluğa neden oldu.

Güney Kıbrıs’a geçen bir Türk aracı da, kırmızı ışıkta beklerken Rumların saldırısına uğradı. Fanatik Rumların aracı tekmelemesi üzerine tedirgin olan araçtaki vatandaşlar, geri dönerek ilgili mercilere ve basına şikayetlerini iletti.

KKTC Başbakan Ferdi Sabit Soyer de, kilise tarafından desteklenen fanatik Rumların eylemlerine dikkati çekti ve Rum yönetimine, ”fanatik gençleri kontrol altına alması” çağrısı yaptı.

Başbakan Soyer, bir kabulü sırasında yaptığı açıklamada, kilisenin desteğiyle bir grup Rum fanatiğin, Metehan Sınır Kapısı’nda KKTC’nin kuruluş yıl dönümünü nedeniyle eylem yaptığını ve Güney Kıbrıs’a geçenlere yönelik taciz edici davranışlarda bulunduğunu belirtti.

Soyer, Kıbrıs Rum yönetiminin, kilisenin desteğiyle KKTC vatandaşlarına yönelik tahrik eylemi sürdüren fanatikleri kontrol altına almak, denetimini sağlamak zorunda olduğunu kaydetti.

Tacize maruz kalan Kıbrıslı Türklere ise soğukkanlı olma uyarısında bulunan Soyer, ”Çünkü haklıyız, güçlüyüz. Haksız oldukları için tacize varan hareketler içindedirler” dedi.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yunanistan, TPAO’nun Akdeniz’deki sismik araştırmalarda Meis Adası’nın karasularına girdiğini iddia etti. Yunan basınına göre komşu, bölgeye savaş gemisi gönderiyor

Türkiye’nin petrol arama çalışmalarıyla ilgili sürekli sorun yaratan Yunanistan, bu gerekçeyle Akdeniz’de de engelleyici olmaya çalışıyor. Bu yılın başında Gökçeada açıklarında petrol sondajı yapmaya kalkan TPAO, Yunanistan’ın çıkardığı diplomatik krizle karşılaşmıştı. Bu nedenle TPAO, Ege’de sondaj alanını Dışişleri’nin isteği üzerine Gökçeada’nın altı millik alanından değil, Türkiye karasından itibaren altı mil olarak belirleyerek sondaja başladı. Ege Denizi’nde petrol arama çalışmalarını engellemek amacıyla yine kıta sahanlığımıza girildi “ açıklaması yapan Yunanistan’ın bu tavrı nedeniyle Türkiye, sondaj kuyusunun yeriyle ilgili mil rötüşü yapmış, kuyuların açılmasını başarmıştı.

Bahane Meis Adası

Dün de Yunanistan, Türkiye’nin Akdeniz’de ”Yunan kıta sahanlığı içinde“ petrol araştırması yaptığını öne sürdü. Atina Haber Ajansı, Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı’nı kaynak göstererek, ”Türkiye için çalışan Norveç bandıralı Malene Ostervold adlı geminin, Gediz adlı Türk firkateyni eşliğinde Yunanistan’ın Meis adasının 80 deniz mili güneyinde ’Yunan kıta sahanlığı’ içinde petrol araması yaptığını“ duyurdu. Ajans, Yunan savaş gemisi Polemistis’in bölgede bulunduğunu ve iki savaş gemisi arasında ”bölgede egemenlik hakkının kimde olduğuna ilişkin haberleşme yapıldığını“ da bildirdi. Dışişleri Bakanlığı, konunun incelendiğini belirtirken, TPAO üst düzey yönetimi ise Yunanistan’dan gelen bu açıklamanın doğru olmadığını belirtti.

TPAO bu yılın başından itibaren Akdeniz’de petrol arama çalışmalarını hızlandırdı. TPAO, Akdeniz’de 5 bin kilometrelik alanda çalışma yürütüyor.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


MUĞLA’nın Bodrum İlçesi’ne bağlı Akyarlar Köyü açıklarında ahtapot avlayan 1’i çocuk 5 kişilik balıkçı ailesi, Türk karasularına giren Yunan sahil güvenlik ekiplerinin tacizine uğradı.

Yunan askerlerin, balıkçı ailesini kıyıya dönmeye zorlaması DHA muhabiri tarafından saniye saniye görüntülendi. Bölgede yıllardan bu yana avlandıklarını anlatan Nermin Yılmaz (27), “Hızla üzerimize gelen Yunan askerlerini görünce ne yapacağımızı bilemedik. Yunanlıların, kaçakları denize attığını ve cesetlerinin kıyılara vurduğunu düşününce gergin anlar yaşadık” dedi.


Bodrum’un Akyarlar Köyü’ndeki limandan bugün saat 11.00 sıralarında denize açılan Sebahattin Gökdemir (34) yönetimindeki ‘Ogün’ adlı 8 metrelik balıkçı teknesi, Fener Burnu Mevkii’ne doğru yöneldi. Teknede bulunan Gökdemir’in eşi Nesrin Gökdemir (26), kızı Serpil (4) ile bacanağı Türker Yılmaz (35) ve eşi Nermin Yılmaz olta ile ahtapot avlamaya başladı. Türk karasularında ve kıyıya bir mil açıkta avlanan, yanlarında ‘Paşa’ ile ‘Efe’ adlı köpeklerini de getiren balıkçı ailesinin yanına saat 12.30 sıralarında Yunanistan’ın İstanköy (Kos) Adası’ndan hareket eden AZ 616 bordo numaralı Yunan sahil güvenlik botu yanaştı. Ailenin etrafında süratli bir şekilde üç dört tur atan Yunan botunun tacizi, DHA kameraları tarafından saniye saniye görüntülendi. Türk karasularındaki tekneye 5 metre kadar yaklaşan Yunan askerleri, el kol hareketleri yapıp aileyi bölgeyi terk etmeye ve kıyıya dönmeye zorladı. Yaklaşık 10 dakika süren tacizin ardından oltalarını toplayan balıkçı aile saat 13.00 sıralarında Akyarlar Limanı’na döndü. Balıkçı Sebahattin Gökdemir ile ailesinin uzun süre olayın şokunu üzerlerinden atamadıkları görüldü.

‘ÇOK KORKTUK’

Eşinin bölgede 15 yıldan beri avlandığını ve bölgeyi çok iyi tanıdığını belirten Nermin Yılmaz şunları anlattı:

“Hızla üzerimize gelen Yunan askerlerini görünce ne yapacağımızı bilemedik. Yunanlıların, kaçakları denize attığını ve cesetlerinin kıyılara vurduğunu düşününce gergin anlar yaşadık. Daha önce bölgemizde, Yunanlılar’ın denize attığı iddia edilen 4- 5 kaçağın cesedi bulunmuştu. Yunan askerlerinin bazı Türk balıkçılara da ateş açtığını duymuştuk. Tüm bunlar aklımıza gelince çok korktuk, heyecanlandık. Hızla kıyıya dönmek zorunda kaldık.”



‘KÖPEK VE KADINLARI GÖRÜNCE ŞÜPHELENDİLER’

Balıkçı Sebahattin Gökdemir ise yanlarına gelen Yunan askerlerinin İngilizce olarak köpekleri ve kadınları sorduklarını, ardından bölgeden ayrılmalarını istediklerini belirterek, “Aslında kibar davrandılar, çok büyük gerginlik olmadı. Zaten bu bölgede sık sık karşı karşıya geliyoruz. Köpek ve kadınları görünce yanlış anlamış olabilirler. Ancak amacımız sadece ahtapot avlamaktı. Yine de durumu ilgili makamlara ileteceğiz. Çünkü Yunanlılar bizim sularda bunları sık sık yapıyor” diye konuştu.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


PKK’lı Yunan Belgesiyle AB’de Cirit Atıyor

1993’ten beri Interpol tarafından aranmasına rağmen, Avrupa Parlamentosu’na ’konuşmacı’ olarak katılan, basın toplantısı düzenleyen PKK temsilcisi Ahmet Gülabi Dere’nin ’ikamet belgesi’ne ulaşıldı.

2010’a kadar geçerli olduğu için Dere’yi AB toprakları içinde koruyan belge, Yunanistan tarafından verilmiş.

AVRUPA’nın terörle mücadelede Türkiye’yi nasıl yalnız bıraktığının bir kanıtı daha ortaya çıktı. Interpol tarafından kırmızı bültenle arandığı halde, yıllardan beri Belçika ve Fransa’daki Avrupa Parlamentosu (AP) ve Avrupa Konseyi (AK) toplantılarına katılan Ahmet Gülabi Dere’nin, Yunanistan’da 2010’a kadar ’oturum hakkı’ elde ettiği anlaşıldı.

2010’a kadar ’izni var’

Ankara’nın bir çok girişimine rağmen Fransa ve Belçika’nın Türkiye’ye iade etmediği Dere, Yunanistan dışında ’yasal’ olmayan bu ikámet belgesiyle yıllardır bir diplomat gibi Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi gibi kurumlarda faaliyet yürütüyor.

Hürriyet’in elde ettiği bilgilere göre, Ahmet Gülabi Dere, Yunanistan’dan, Interpol tarafından aranmasına rağmen ikámet belgesi aldı. Belgede Dere’nin Yunanistan’a giriş tarihi 17 Mayıs 2000 olarak gözüküyor. Önce 2 Aralık 2004’ten 28 Temmuz 2005’e kadar verilen ikámet belgesinin, daha sonra 28 Temmuz 2010’a kadar uzatıldığı görülüyor. Dere’nin ayrıca, yine Yunanistan’ın verdiği bir “seyahat belgesi” ile de Schengen ülkelerinde rahatça dolaşabiliyor. 2003’ten beri Kürdistan Ulusal Kongresinin (KNK) Dışilişkiler Sorumlusu olan Dere, bugüne kadar Avrupa Parlamentosu’ndaki bir çok toplantıya ’konuşmacı’ olarak katıldı ve basın toplantısı düzenledi. Geçen Mayıs ayında AP’de bir toplantıya katılan Dışişleri Bakanı Ali Babacan da, Dere salonda olduğu için toplantıya girmemiş ve çıkarılmasını beklemişti. Dere’nin, AK Genel Sekreteri Terry Davis tarafından makamında kabul edilmesi de, Ankara ile Strasbourg arasında diplomatik krize yol açmıştı. Dere, hakkında Interpol’ün Kırmızı Bülten’i bulunmasına karşın, yıllardır AB kurumlarında ve Türkiye’nin üye olduğu Avrupa Konseyi’nde (AK) herhangi bir sıkıntı yaşamaksızın üst düzey temaslarda bulunuyor.

2015’e kadar aranacak

PKK’nın propaganda faaliyetleri ve dış ilişkileri konusunda uzmanlaşan Dere’yle ilgili olarak 2005’te yenilenen ve 2015’e kadar geçerli olan Kırmızı Bülten’de yer alan en önemli suçlama, 1993 dönemin başbakanı Tansu Çiller’e, Monaco’da suikast hazırlığı içine girdiği yönündeki iddia oluşturuyor. Dere’yle ilgili ana suçlama ise terör örgütü üyesi olması ve halen Türkiye’de davalarının devam etmesi.

’Kollanan’ ne ilk ne sonuncu PKK’lı

AVRUPA Birliği ülkelerinin Türkiye’ye ’terörle mücadele’ konusunda destek vermediğinin önemli kanıtlarından biri olan Ahmet Gülabi Dere vakasının benzeri bir çok kez yaşandı. Fransa şubat ayında, Rıza Altun, Nedim Seven ve Canan Kurtyılmaz gibi PKK’nın lider kadrosuda dahil 16 örgüt üyesini tutukladı. Fakat Paris Mahkemesi, terörle mücadele savcılığının ’tutukluluk’ talebine rağmen PKK’lıları tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı. 2008’de tutuklanan ’Rozerin’ kod adlı PKK’lı Ayfer Kaya da, Türkiye’nin iade talebine rağmen serbest kalmıştı. (Hürriyet)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yunanistan, bir Türk devletine dönüşebilir!

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Brüksel’deki Türk Büyükelçiliği’nde yaptığı konuşmada Türkiye’nin ulus-devlet özelliğine kavuşmasında mübadelenin çok büyük önem taşıdığını vurgulayarak, “Bugün eğer Ege’de Rumlar (yaşamaya) devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba (Türkiye) aynı milli devlet olabilir miydi?” diye sordu, basında kıyamet koptu!
Atatürk’e saldırmak için yeni bir fırsat bulduğunu zannedenler ve meseleyi bilmediği halde fikir ileri sürenler var.

* * *

Doğu Karadeniz tarihi yazarı, araştırmacı Mehmet Bilgin diyor ki, “1. Dünya Savaşı sırasında kilise, Osmanlı devletindeki Hıristiyan azınlıkları, ‘Bizi desteklerseniz, size bağımsız devlet kurduracağız’vaadiyle kışkırtmış ve silahlandırmıştır. Azınlıkların liderlerini, misyoner okullarında ve kiliselerde yetiştirmişlerdir. Anadolu’daki Rumlarla Yunanistan’daki Türklerin mübadele edilmesi, İngiltere’nin teklifiydi. O şartlarda, bu teklif Atatürk’ün işine gelmişti. Yalnız gönderilenler arasında Türkçe’den başka dil bilmeyen Ortodokslar vardı.”
Anadolu’da 1923’ten önce yaşayan Hıristiyanlar, Lozan Antlaşması’na eklenen bir madde ve imzalanan bir sözleşme sonucunda, Yunanistan’daki Müslümanlar ile bütün haklarıyla birlikte değiş tokuş edilmiştir. Üstelik Lozan’da, mübadele fikri Türkiye’den değil, İngilizlerin el altından yönlendirmesi ile Norveçli Mr. Nansen tarafından önerilmiştir.

* * *

Fener Rum Patriği Bartholomeos ise 7 Mayıs 2000 günü, Orta Anadolu’da bir eski kilisede düzenlediği ayinden sonra yaptığı konuşmada “Türkiye’nin AB’ye üyeliği, Anadolu’da önceden varolmuş Hıristiyan toplumların yaşadığı bölgelerde yeniden Hıristiyanların yaşamasına izin vermelidir. Eğer AB üyeliği bunu müsait kılarsa ve Hıristiyanlar yaşadıkları bölgelere tekrar yerleşirse, o zaman Patrikhane de o bölgelerde bulunan kiliselerin yeniden ayine açılmalarını düşünebilir” demişti.
AB, bu niyeti hayata geçirmek için Tayyip Erdoğan hükümetine Müzakere Çerçeve Belgesi’ni sunmuştu. Bu belgenin 11’inci maddesine göre “Türkiye’nin bir üye ülke olarak yararlanacağı haklar ve yerine getireceği yükümlülükler sebebiyle Türkiye ve Avrupa Toplulukları arasında yapılmış olan tüm ikili antlaşmalar ve Türkiye’nin yapmış olduğu üyelik yükümlülükleriyle örtüşmeyen diğer uluslararası antlaşmalar geçersiz sayılacaktır.”
Bu maddenin kabulü, 30 Ocak 1923 tarihli “Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” de geçersiz sayılacak anlamına geliyor!
Dolayısıyla, böyle bir tartışma çıkarılmasının bir sebebi olmalı değil mi?

* * *

Esasen, Ortodoks Rum diye Yunanistan’a gönderdiğimiz insanların bir kısmı, Attila’nın ölümünden sonra devlet fazla yaşamayınca, Macaristan’dan Anadolu’ya getirilip Karaman, Sivas ve Konya’ya yerleştirilen Tanrı dinine mensup Türklerdir. Halen Türkçe bilirler. Anadolu’daki mezar taşları Türkçe’dir! Türkçe konuşan Ortodoksların Türk olduğunu Yunanlılar da bilmektedir. Yunanlılar, Türkiye’den göçen Ortodokslara “Türkosporos” yani Türk tohumu demiştir ki, bu doğrudur.
Necati Demir; “Canik” adlı araştırmasında şöyle der:
“Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki Doğu Roma devleti, 523’te İncil’i Türkçeye çevirtip Türkleri Hristiyanlaştırmaya başlamıştır. Hıristiyanlaştırılan Türklere daha sonra yine İncil vasıtasıyla Grekçe ve başka diller öğretilmiştir.”
Özetle, Türkiye biraz stratejik davransa, Yunanistan, kısa zamanda bir Türk devleti haline dönüşebilir!

Arslan BULUT
 arslanbulut at yenicaggazetesi.com.tr
Yazı Tarihi: 14/11/2008

 http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_habe…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Rumların Katlettiği Türkler Bulundu

Rumlar tarafından, 1964 yılında öldürülen iki Kıbrıslı Türk Ali Musa ile Abdullah Emirzade’nin kemikleri bulundu.
1964 yılında Karpaz’daki Yeşilköy-Galinoporni yolunda Rumlar tarafından kaçırılmalarının ardından kendilerinden haber alınamayan ve kayıpları bulma çalışmaları çerçevesinde 14-19 Ocak tarihleri arasından Karpaz’da yapılan kazı sonucunda kemiklerine ulaşılan Ali Musa ve Abdullah Emirzade için önümüzdeki günlerde cenaze töreni düzenlenecek.

Şehit Aileleri ve Malül Gaziler Derneği Genel Başkanı Ertan Ersan’ın verdiği bilgiye göre, Ali Musa’nın kemikleri ailesinin isteği üzerine Kaleburnu köy mezarlığına defnedilecek. Musa için Cumartesi günü öğle namazından sonra askeri tören düzenlenecek.

Abdullah Emirzade için düzenlenecek cenaze töreni ise, ailesinin belirleyeceği bir tarihte yapılacak ve Emirzade’nin kemikleri Gazimağusa’daki şehitliğe defnedilecek.

Yorumlar
Yen
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Ambargoyu Eğitimle Aşan Ülke: KKTC

KKTC, Alt Yapısı, Teknik Donanımı, Fiziki Olanaklarıyla Avrupa Ve ABD´deki Üniversitelerle İşbirliği Yapan 6 Üniversitesiyle Dünyada Tanınan Bir Ülke Haline Geldi.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, alt yapısı, teknik donanımı ve fiziki olanaklarıyla Avrupa ve ABD´deki üniversitelerle işbirliği yapan 6 üniversitesi sayesinde dünyada tanınan bir ülke haline geldi.

Türk basın mensupları, Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordinasyon Kurulu (YÖDAK) ´´Eğitim Adası Kıbrıs´´ çalışması kapsamında KKTC´de misafir edildi. KKTC´deki 6 üniversitenin kampüsünü ziyaret eden basın mensuplarına rektörler, üniversiteleri hakkında bilgi verdi.

Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Rektörü Prof. Dr. Nilgün Sarp, 1985´de kurulan üniversitede, 6 fakülte ve 7 yüksekokulda, yüzde 79´u Türkiye´den, yüzde 11´i KKTC´den ve yüzde 10´u da değişik 57 ülkeden 6 bin öğrenciye eğitim verildiğini bildirdi. Dünya standartlarında toplam 125 bin metrekare alana yayılan kampüste, Doğu Akdeniz´in en büyük araştırma ve eğitim kompleksi Teknopark´ın bulunduğunu anlatan Sarp, aralarında ABD´deki Uluslararası İşletme Eğitimi Asamblesi, Avrupa Konseyi İşletme Birliği (ECBE), Birleşik Krallık Ulusal Denklik ve Enformasyon Merkezi, Uluslararası Bilgi İşlem Federasyonunun da bulunduğu kurumlarla akreditasyonları bulunduğunu söyledi.

Rektör Sarp, ABD, Avrupa ve Orta Doğu´da, Uluslararası Üniversiteler Birliği, İslam Dünyası Üniversiteler Federasyonu (FUIW), Avrupa Okullar Birliği Daimi Üyesi, Erasmus Öğrenci Ağı, Avrupa İşletme Federasyonu´nun da aralarında bulunduğu kurumlara üyelikleri bulunduğunu da anımsattı.

´´Bilimin Güneyi, Kuzeyi Olmaz´´

KKTC´deki üniversitelerin uluslararası platformlarda temsilinin önemine işaret eden Nilgün Sarp, sözlerini şöyle sürdürdü: ´´Bilimin güneyi, kuzeyi, Amerika´sı, Avrupa´sı olmaz. Bilim evrensel. KKTC, ne yazık ki dünyada tanınmayan bir ülke, ama üniversiteleriyle tanınıyor. Adadaki tüm üniversiteler dünyadaki birçok üniversite ile anlaşma yapmış durumdadır. Bizim, 76 ülke ile anlaşmamız var. ABD ve İngiltere´de tam akrediteyiz. ABD´de programlarımız kabul ediliyor. İngiltere´de, Kırgızistan´da, Hindistan´da kampüslerimiz var.

Biz bilimsel olarak herkesle çalışabiliriz. Güney Kıbrıs´ın Kuzey´deki üniversiteleri engellemeye yönelik çabaları olabilir, ama akademik olarak bir şey yapamazlar. Biz dünya çapında bilimsel çalışmalara, araştırmalara, ortak çalışmalara devam ediyoruz.´´
Sarp, 57 değişik ülkeden gelen öğrencileri ´´kültür elçileri´´ olarak nitelendirerek, ´´Onlar hem kendi kültürlerini bize öğretiyorlar hem de bizim kültürümüzü, ülkemizi kendi ülkelerinde tanıtıyorlar´´ dedi.

´´İddialıyız´´

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Rektörü Prof. Dr. Ufuk Taneri de, 1979 yılında 105 öğrenciyle eğitim hayatına atılan üniversitenin, bugün 68 ülkeden 15 bin öğrencisi ile yoluna devam ettiğini anlattı. 7 fakülte, 2 yüksekokul ve İngilizce hazırlık okulunda eğitim veren üniversitenin, İngiltere başta olmak üzere Avrupa´daki üniversitelerle, Asya ve Orta Doğu´dan 6 üniversite ile ortak programlar, yaz okulları, öğrenci-öğretim üyesi değişimi ve çift diploma konularında eş güdüm protokolleri imzaladığını anlatan Taneri, şöyle konuştu:

´´İddialıyız. Çünkü, DAÜ, ABD tarafından mühendislik alanında verilen ABET´e üyedir. ABET, programlarınız, öğretim üyesi kadronuz, öğrenci profiliniz, laboratuarlarınız gibi bir çok şey didik didik edilerek verilen bir akreditasyondur. Bu akreditasyon Türkiye´de sadece 4 üniversitede var. DAÜ´yü Türkiye üniversiteleriyle ortak görüyorum. Bugüne kadar kendimizi tanıtmada zayıf kalmışız ama bunu aşacağız.

Uluslararası camiada yerimizi almak üzere birçok konferansa katıldığımız gibi akreditasyonlara ağırlık veriyoruz. Bu çok önemli bir faktör.´´

´´Eğitimin Önüne Engel Konulamaz´´

Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi (UKÜ) Rektörü Prof. Dr. Mehmet Ali Yükselen de 1997´de eğitim hayatına atılan üniversitede, 6 fakülte, 4 yüksekokul ve 3 enstitüde 4 bin 500 öğrenciye eğitim verdiklerini belirtti. Yükselen, diploması dünyanın her yerinde tanınan üniversitenin, kurulduğu günden bu yana YÖK tarafından tanındığını ve tek bir denklik problemi yaşamadığını vurgulayarak, Uluslararası Otel, Restaurant ve Kurumsal Eğitim Konseyi, ECBE, FUIW´in de aralarında bulunduğu çok sayıda akreditasyonları bulunduğunu anlattı.

Eğitim dili olan İngilizce´nin yanı sıra Rusça, İtalyanca, Çinçe, Yunanca, Almanca ve Fransızca eğitimi verdiklerini ifade eden Mehmet Ali Yükselen, eğitimin önüne engel konulamayacağını vurgulayarak, şunları kaydetti:

´´Eğitim öyle bir şey ki siz ne kadar duvarlar da koysanız, engeller de çıkarsanız, sonuçta bilgi akışını engelleyemezsiniz. Yurt dışından öğretim üyeleri de geliyor, öğrencilerimiz de mezun olduktan sonra yurt dışına gidiyor. Diplomalarımız dünyada kabul ediliyor. Bu konuda bizimle ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar çok başarılı olamayacaklardır. Eğitim evrenseldir. Bir bilgiye ihtiyaç duyuluyorsa ve bu bilgi UKÜ´de üretiliyorsa bir şekilde bizden alınacaktır. KKTC´deki bütün üniversiteler bu konuda elinden geleni yapıyor.

Öğrencilerimize, öğretim üyelerimize ve çalışanlarımıza hep bu mesajı veriyoruz. Politika başka bir şey, eğitim başka bir şey.´´

ODTÜ-SUNY İşbirliği

ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Rektörü Prof. Dr. Turgut Tümer ise ODTÜ´nün Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC hükümetlerinin daveti üzerine KKTC´de kampüs açtığını belirterek, akademik ve idari bakımdan bütünüyle ODTÜ Rektörlüğü´ne bağlı olduklarını anlattı.

Kampüsün Türkiye´nin 161 milyon YTL´lik yardımıyla yapıldığını ifade eden Tümer, yüzde 92´si Türkiye´den, yüzde 5´i KKTC´den ve yüzde 3´ü diğer ülkelerden olmak üzere 1280 öğrenciye, 12 lisans programında eğitim verildiğini kaydetti. Tümer, her 11 öğrenciye 1 öğretim üyesi düştüğünü, öğrencilerinin yüzde 30´unun burslu olduğunu ifade ederek, Ankara´daki ODTÜ merkez ile KKTC kampüsünde aynı eğitimin verildiğini belirtti. New York Eyalet Üniversitesi (SUNY) ile YÖK arasında çerçeve protokol bulunduğunu, çift diploma programları yürütüldüğünü anımsatan Tümer, SUNY ile ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü´nün işletme ortak lisans programı bulunduğunu kaydetti. Tümer, ´´KKTC´deki bir üniversite kampüsünün SUNY ile işbirliği içinde olması tabii ki belli mesajlar taşıyor. Bu programdan 6 öğrenci mezun verdi. Hem ODTÜ hem de SUNY rektörlerinin ortak imzasıyla diplomalarını aldı´´ dedi.

ODTÜ Kuzey Kıbrıs diplomasının herhangi bir denklik sürecine girmeden Türkiye´de geçerli olduğunu vurgulayan Tümer, ´´Yurt dışında ODTÜ diploması ne kadar geçerliyse ODTÜ Kuzey Kıbrıs diploması da o kadar geçerli. Çünkü diploma aynı diploma´´ diye konuştu.

Çift Diploma Programları

Lefke Avrupa Üniversitesi (LAÜ) Rektörü Prof. Dr. Turgay Ergun da, üniversitenin 1990 yılında kurulduğunu, 27 lisans, 8 yüksek lisans, 10 yüksek okul ve 1 doktora programıyla 35 farklı ülkeden 4 bin öğrenciye eğitim verdiklerini anlattı.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Adada Türk Varlığı Siliniyor

Bir kez daha uyarıyoruz: “Yunan büyük ülküsünün hedeflerinden biri de KIBRIS’tır. Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar, İngiltere’nin Kıbrıs yönetiminden çekilmesi sonrası Kıbrıs’ı bir Yunan adası yapma kararlılığında olmuşlardır…
Kıbrıs’ta Sona Doğru!

1. Yunanistan, Fener Patrikhanesi’nden yönetilen bir örgütün isyan eylemleri sonucu 50.000 km2’lik bir alanda kuruldu. Yunan bağımsızlık hareketinin Büyük Yunanistan ülküsü, Türkler tarafından (kendilerine göre) gasp edilmiş Bizans topraklarını kurtarıp Başkenti İstanbul (Konstantinopolis) olan Büyük Yunanistan’a ulaşmaktı. Yunanistan bu yolda ısrarlı politika ve stratejilerle adım adım Türkiye’den kazandığı topraklarla 1.3 misli genişleyerek 131.900 km’lik bir büyüklüğe erişti. İzmir’i işgalle başlayan Anadolu seferinin, Atatürk’ün önderliğinde ayağa kalkan Türk ulusunun utkusuyla İzmir sularında boğulması hatırlardadır. Bu sonuçlara ulaşılmasında zamanın emperyal güçlerinin Türkiye karşıtı politik ve askeri destekleri yadsınamaz. Girit, Doğu Ege adaları, oniki adalar ve Rodos’ta 400 yıla varan Türk hâkimiyetinden kısa sürede Türk varlığından eser kalmadığını görürsünüz. Bu tarihi gerçekleri halkımızın ve öncelikle Türkiye’yi yönetenlerin bilmeleri ve bilinçle değerlendirmeleri gereğine inanıyoruz.

2. Yunan büyük ülküsünün hedeflerinden biri de KIBRIS’tır. Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar, İngiltere’nin Kıbrıs yönetiminden çekilmesi sonrası Kıbrıs’ı bir Yunan adası yapma kararlılığında olmuşlardır. Bu emellerine, direnen Kıbrıs Türk halkı ve Türk Kamuoyu baskısıyla, Türkiye yönetimi set çekmiştir. 1963’ten 1974’e kadar, Federal Anayasa düzenini hiçe sayan Rumlar Kıbrıs Türklerini yok etmek, adadan uzaklaştırmak için planlı katliamlar, göçe zorlayıp gettolarda yaşamaya mecbur etmeler, iktisadi abluka uygulamaları gibi insaniyet dışı eylemlere giriştiler. Kıbrıs Türkü Rauf Denktaş’ın liderliğinde direnerek, Türkiye’nin, yaşamsal kriz dönemlerinde, havadan sınırlı müdahaleleriyle ızdırap dolu, güvenliksiz süreçte ayakta kalmasını bildi. 1974 Yunan Enosis darbesine, Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanarak askeri müdahalesiyle can ve mal güvenliği sağlanan Kıbrıs Türk’ü adanın Kuzeyinde -vatan topraklarında- bağımsız yönetimini ve 1983 yılında KKTC’yi kurdu. Rumlarla adil ve kalıcı bir barışın tesisi için çözüm yolları aranmış ve Rumlar buna yanaşmamışlardır.

3. 2003 yılı sonrası Sayın Rauf Denktaş’ın Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrılmasını takiben, BM Genel Sekreteri himayesinde Annan Planı denilen, KKTC’nin varlığını sona erdiren, orta vadede Türk Bölgesine 200.000 civarında Rum’u yerleştirerek yerel yönetimin giderek Rumların eline geçmesine olanak verecek olan, Güzelyurt’u Ruma vererek 60 bin Türk’ü göçmen durumuna düşüren, yerleşik Türkiye kökenli nüfusun önemli kısmını Türkiye’ye gönderen, mülkiyet sorununu bireysel bazda çözümleyerek Rumlara Kuzey’deki mülklerine dönüş olanağı sağlayan, garantörlüğü sulandıran, Türk askeri varlığını sınırlandıran, Maraş’ı Rumlara verip sınırlarda Rumlar lehine düzenlemeler yapan bir plan geliştirildi. Orta erimde Kıbrıs’ın yönetimini Rum egemenliğine teslim edecek bu planı sabırsız Rumlar kabul etmezken, ABD, AB ve Türk yönetiminin çabalarıyla Kıbrıs Türklerine plana evet dedirtildi.

4. 2008 yılında Birleşmiş bir Kıbrıs için yeni seçilen Rum Cumhurbaşkanı ve ekibiyle müzakereler sürdürülüyor. Görülüyor ki Rumların tezlerinde hiçbir değişim yoktur. Onlar (sözde) iki bölgeli Federal bir Kıbrıs adına, gerçekte üniter yapıda bir Kıbrıs’ta Türk’ü azınlık ve birey statüsünde teslim almak ve belirli süreçte Enosisi ilan peşindedirler. Tek egemenlik, mevcut Rum Cumhuriyeti’nin Anayasasını, Federal bir yapı içine Kıbrıs Türk toplumunu yayacak şekilde düzenlemek, Egemenliğin Kıbrıs halkından (Kıbrıslılık) kaynaklandığı görüşü, mülkiyet konusunda geri dönüşlerin esas olması, Türkiye kökenli yerleşik nüfusun Türkiye’ye gönderilmesi, Güzelyurt, Maraş, Karpas gibi toprak talepleri, garantörlüğün kaldırılması ve en önemlisi adadaki Türk Askeri varlığının Kıbrıs’tan çekilmesi vb. talepler bunun kanıtlarıdır. Rumların Kıbrıs’ın askersizleştirilmesine ilişkin görüşlerini de samimi bulmak olanaklı değildir. Her yıl milyar doları aşan savunma yatırımları ve Yunanistan’dan sağladıkları yardımlarla bugün Güney bir silah, araç, gereç ve cephane deposu haline gelmiştir. Askersizleştirme Türk Askeri varlığının adadan çekilmesine ilişkin bir aldatmaca öneri olabilir.

5. ABD ve AB gene sahnededirler. Türk tarafını Rumlara göre şekillendirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Türk tarafının ön almacı, uzlaşır görünümlü, kamuoyuna kapalı, kırmızı çizgilerini açıklamayan esnek tutumu onlara bu cesareti veriyor. Tüklerin kanları pahasına kurulmuş KKTC’yi, sağlanmış vatan topraklarını, can ve mal güvenliğini, barış ve huzuru bir tarafa bırakıp, Rumun egemenliğini kabul eden, Türkiye’nin jeostratejik güvenliğini -Doğu Akdeniz’de- yok edebilecek bir çözüm düzenlemesine Türk tarafı razı olmamalıdır. Unutulmasın ki 1960 Anayasa düzenini bozan, Kıbrıs Türk’üne kan kusturan sonuçta bugünkü duruma sebep olan Rumlardır.

6. Müzakerelerde Türk tarafı bundan böyle kararlılıkla egemenliği, eşit koşullarda paylaşacak iki halkın varlığını, iki kurucu devletten oluşacak ortak bir yapıyı, iki ayrı yönetim ve ekonomi düzenini, mülkiyette takas ve tazminata dayanan bir düzenlemeyi, Kuzey’de sınırlı sayıda Rum’un ikametine müsaade edilebileceğini, Türk nüfusu göçmen durumuna düşürecek toprak taleplerinin ve Türkiye’ye geri dönüşlerin kabul edilmeyeceğini, garantörlüğün ve anlamlı bir Türk Askeri varlığının anlaşmada temel koşullar olduğunu savunmalı, ilkesel ödün vermemelidir.

7. Adil ve kalıcı bir çözüm esastır. Rumlar adada ya egemenliği Kıbrıs Türk halkı ile eşitçe paylaşacaklar, kurucu iki devletten oluşan bir anlayışla Kuzey’de Türk ortaklık devleti varlığını sürdürecek ya da iki bağımsız devlet olarak Kıbrıs’ta beraberce barış içinde yaşamanın koşullarını oluşturacaklardır.

Dilleri, dinleri, sosyo-kültürel yapıları farklı iki halkın -Rum emelleri açıkça ortada iken- kendi bölgelerinde, kendi egemenliklerinde ülkelerini yönetmeleri, potansiyel çatışmaları önleme açısından en rasyonel çözüm olacaktır. Uluslararası ortam böyle bir çözüme müsait görünüyor.

8. Son sözüm Kıbrıs Türk halkına; vatan topraklarına, devletine, bağımsızlığına, özgürlüğüne, can ve mal güvenliğine, ekonomisine, birliğine, senin asli gücün anavatanına gönül bağınla, ulusal duygularınla, onurunla sahip çık. Emperyalizmin ve onlarla işbirliği yapanların göz boyamalarına kanma, Rum’un egemen olduğu topraklarda Türk varlığının yok edildiğini; Girit, Doğu Ege Adaları, Oniki Adalar, Rodos tarihi örnekleriyle aklından çıkarma. Bunca özverili direnişten sonra Rum’a teslimiyet senin akıbetin olamaz. Olmamalı.

Kaynak:Tanju ERDEM (E) Amiral/Cumhuriyet
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Geleceğimiz Ve Batı Trakya Gerçeği

KKTC’de 24 Nisan 2004 Annan Planı Referandumunun çok öncesinde, 2002 yıllarında başlatılan, İngilizce akademik tanımı ile “How to Built a Public Perception”, Türkçe yaklaşık çevirisi ile de “Kamuoyu algılaması Nasıl Yaratılır” diyebileceğimiz teori, büyük paralar harcanarak uygulamaya konmuştu. Maksat Kıbrıslı Türklere Annan Planı’na “Evet” oylarını kullandırmaktı.

Önce bazı köşe yazarları ile sivil toplum örgütü başkanları çeşitli menfaatlerle veya parasal karşılıklarla “evet” kavramına inandırılmış, arkasından da bazı medya kuruluşlarına yaşamları boyunca hiçbir zaman karşılaşamayacakları çıkarlar sağlanarak “Evet” saflarına çekilmişti.

Vaatlerin bini bir para, pembe geleceklerinki ise on para olmuştu.

Ne işler, evler, paralar, pembe gelecekler ve saraylar vaat edilmişti o günlerde.

Hala düşünüyorum da, Kıbrıs Türk Halkı ne kadar başarılı bir şekilde kandırılmıştı ve hiç çaktırmadan Rum hegemonyası altına girmeye, güle oynaya “Evet” oyları kullanmaya ikna edilmişti.

Şimdi müzakereler aksamasız devam ediyor ya, ufaktan gene başladı aynı uygulamalar. Birileri çıkıyor ve köşesinde “Birleşme olursa adaya refah geleceğinden” bahsediyor.

Hangi refahtan bahsettiğini bir türlü anlamıyorum.

Öyle bir AB üyesi ülke düşünün ki, sokak adlarını ya­saklamaya hazırlansın. O AB üyesi, o sokakları “Elenleştirmek” ve top­raklarındaki Türk izini silmek için, sokakların tarihten ve kültürden ge­len isimlerine karşı gizli bir savaşa hazırlansın.

Batı Trakya’daki Türk Azınlığın 2008 yılında yaşadığı hayattan bahsediyorum. Kıbrıs adasında bir birleşme olursa, Rumların planına göre sadece “Azınlık Haklarına” sahip olacağız, aynen Batı Trakya’daki soydaşlarımız gibi.

Lozan Antlaşması imzalandığı 1923 yılında Batı Trakya’da yaşayan Yunan, Bulgar, Ermeni ve Yahudilere oranla Türk nüfusu, Pomak Türkleri de dahil olmak üzere çoğunlukta idi. Lozan Antlaşması imzaladığında bölgede 129,120 gibi bir rakama sahip olan Türk nüfusu toplam nüfusun %67’sini oluşturmaktayken, bugün yaklaşık %40′ını oluşturmaktadır. Nüfus artış hızı %2,8 dolayında olarak bilinen Batı Trakya Türklerinin nüfusu sürekli göçler nedeniyle artmamış ve bunun sonucu olarak bölgede azınlık durumuna düşmüştür.
Batı Trakya’da arazi mülkiyeti de dramatik bir şekilde değişmiştir. Kaynaklara göre 1920’li yıllarda, Batı Trakya’da taşınan ve taşınmayan malların % 86’sı Türkler’e, % 7’si Bulgarlar’a, % 6’sı Rumlar’a ve %l’i diğer unsurlara; hayvan ve ziraat aletlerinin % 86’sı Türklere, % 8’i Bulgarlar’a ve % 6’sı Rumlar’a aitti. 1923’de arazinin yüzde 84′üne sahip olan Türkler, bugün toprakların ancak yüzde 20 ila 40’ının mülkiyetine sahiptir.

Türk azınlığın toprağına olan bağlılığını iyi değerlendiren Yunan hükümetleri, Türklerin topraklarını çeşitli bahanelerle kamulaştırarak veya hileli yollardan el koyarak Türkleri bölgeden uzaklaştırmış, dağıtmışlardır.

Halen Batı Trakya’daki Türk nüfusunun dörtte biri, İskeçe ve Gümülcine’nin kuzeyinde Bulgaristan’a sınır olan ve Yunanistan tarafından “Yasak bölge” ilan edilmiş olan bölgede yaşamaktadır. Yasak bölgelerdeki Türklerin çoğu ağır polis ve asker baskısı altında yaşamaktadırlar. Türk köylerine giriş ve çıkış için özel bir belge gerekmektedir.

Yunanistan Batı Trakya’daki Türk varlığını Lozan’dan beri inkâr ediyor. Onlara “Yunan Müslümanları” diyor.

Atina o nedenle, bugüne kadar Türk Öğret­menler Birliği, Türk Gençlik Birliği teşkilatlarını adında “Türk” geçtiği için yasakladı. Nisan 1991’de Yüksek Mahkemenin 1729/1987 sayılı kara­rıyla da adında “Türk” geçen bütün derneklerin kapatılmasını onayladı. Hatta Yargıtay Genel Kurulu 13.01.2005 tarihinde yaptığı gizli otu­rumda oy birliğiyle 1927′de kurulan İskeçe Türk Birliğinin kapatılmasına karar verdi.

Yasaklamalar ve kısıtlamalar sade­ce dernek adları ile sınırlı değil. Me­selâ Batı Trakya bölgesindeki İskeçe ilinde Hıdrellez şenliklerinde Türkçe müzik ve pankart da yasaklandı. Ya­saklanan pankartta Türkçe “Hıdrel­lez Bayramınız Kutlu Olsun” yazıyor­du!

Batı Trakya’daki Türk nüfusunu azaltmak maksadıyla, Yunan yönetiminin başvurduğu yöntemlerden biri de, ülke dışına seyahat amacıyla giden soydaşlarımızı çeşitli bahanelerle vatandaşlıktan çıkarmaktır.

Bu uygulamada ise hukukî dayanak olarak, “Grek etnik kökenli olmayan bir kimse, geri dönmemek niyetiyle Yunanistan’ı terk ettiği takdirde, Yunan vatandaşlığını kaybetmiş ilân olunabilir. Bu aynı zamanda yurtdışında doğan ve ikâmet eden Grek etnik kökenli olmayan bir kimse için de geçerlidir… İçişleri Bakam, Millî Konsey’in mutabakatı ile bu konularda karar verir” tarzındaki Vatandaşlık Kanunu’nun 19. maddesi kullanılmaktadır

Nitekim bu maddeye dayanılarak 1988’de 122, 1990’ın Haziran ayı itibariyle 66, Şubat 1991’de 544 Batı Trakya Türkü bilgi ve istekleri dışında vatandaşlıktan atılmıştır. Vatandaşlıktan çıkarılanlardan çoğu Türkiye, ABD ve Almanya’ya öğrenim görmek üzere giden öğrencilerdir. Bu uygulamaya rağmen Yunan makamlarınca vatandaşlıktan çıkarılan Türkler’in sayısı gizli tutulmaktadır.

Batı Trakya Türk Azınlığı’nın seçme-seçilme hakkı bağlamında karşı karşıya kaldığı kısıtlamalar, Azınlığın sorunlarının Yunanistan siyasetine taşınması imkanlarını da daraltmaktadır. Seçim yasasında 1990 tarihinde yapılan bir değişiklikle getirilen yüzde 3′lük ülke barajı (barajı aşmak için 200 bin oy gerekmektedir) uygulamasının bağımsız adaylar için de geçerli olması nedeniyle, Batı Trakya Türk Azınlığı’nın Yunanistan Parlamentosu’na kuracağı bir parti adına, ya da bağımsız olarak temsilci gönderme imkanı fiilen elinden alınmıştır. Böylece, Batı Trakya Türk Azınlığı mensuplarının milletvekili seçilebilmeleri için diğer siyasi partiler tarafından aday gösterilmeleri gereği ortaya çıkmıştır.

Uygulanan baskılar ve ayırımcı uygulamalar nedeni ile Batı Trakya Türklerinin 1923’de %80’lerin üstünde olan toprak sahipliği, %25’lere gerilemiştir.

Batı Trakya’da 1923 yılında 129,120 olan Türk nüfusu 2008 yılında 120,000’e düşerken, Yunanistan nüfusu %82 artış göstererek 6,204,684 den 11,338,624’e, Türkiye nüfusu da aynı dönem içinde %417 artış göstererek 13,648,270 kişiden 2007 yılında 70,586,256 kişiye çıkmıştır.

Batı Trakya’nın çevresindeki ülkelerde nüfus artarken, Batı Trakya’daki Türk nüfusu azalmıştır.

Her sudan bahanede dünyayı Türkiye’nin başına yıkmaya çalışan AB her nedense Yunanistan’a karşı hep sessiz kalıyor. Söz konusu Türk ve Türkçe olunca, AB’de başka ve gizli bir müktesebat işliyor sanki. Yunanistan’da şimdi sı­ra dernek isimlerinden sokak isimle­rine geldi. Sırası ile önce onlar “Elenleşecek”, sonra da sıra bebek isimlerine gelecek herhalde.

İşte eğer Kıbrıs adasında “Birleşme” olursa bizi bekleyecek olan gelecek, şu anda Batı Trakya’da ikamet eden soydaşlarımız tarafından fiilen yaşanmaktadır.

Bana inanmayan gidip görebilir veya Batı Trakya ilgili birkaç kitap okur.

Prof.Dr.Ata ATUN/e-mail: ata.atun@atun.comhttp://www.ataatun.com
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Kimliğimiz Yunan, EOKA’nın Güdülerine Hayranım

Rum Eğitim Bakanı Andreas Dimitriu; “özgürlük mücadelesi olarak EOKA’nın mücadelesine, vatanlarının özgürlüğü için hayatlarını veren mücadelecilerin saflık ve güdülerine hayran olduğunu” söyledi.
Rum Eğitim Bakanı Andreas Dimitriu; Güney Kıbrıs’taki orta eğitim veren okullarda Kıbrıslı Türklerle yakınlaşma kültürünü geliştirecek eğitim programının benimsenmesinin ardından kendisine yöneltilen eleştirilere “kimliğimiz Yunandır” ifadeleriyle yanıt verdi. SİMERİNİ gazetesiyle gerçekleştirdiği söyleşisinde Dimitriu; “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsız ve AB üyesi olan bir devlet olduğunu” belirtti ve Güney Kıbrıs’ta verilen eğitimin hedefinin gençlerin AB’nin çok uluslu ve kültürlü yaşamına hazırlanması olduğunu savundu. Okullardaki eğitimde AB kültürünün öğretiminin yaygın olduğunu, ancak Kıbrıslı Türklerle yakınlaşma ve tanışmaya büyük ihtiyaç duyulduğunu belirten Dimitriu; Kıbrıslı Türklerle yan yana yaşanmakta olduğunu ve ortak devlet kurulması için müzakerelerin yapıldığı bir sırada Kıbrıslı Türkleri anlamak ve tanımanın kötü olmayacağını vurguladı. Dimitriu; KKTC’nin herhangi bir şekilde tanınmasına yol açacak herhangi bir eylemin gerçekleştirilmesinin ise söz konusu olmadığını belirtti ve bu bağlamda KKTC’ye herhangi bir okul gezisi veya ziyaretinin gerçekleştirilmeyeceğinin altını çizdi. Rum Eğitim Bakanlığı’nın yaklaşımının “anti işgal ve kurtuluş yanlısı” olduğunu belirten Dimitriu; “Yunanlılık kimliğini yok etmek istediği” şeklindeki suçlamaların gerçek dışı olduğunu ifade etti.

“EOKA Mücadelecilerinin Güdülerine Hayranım”
“EOKA mücadelesi konusundaki görüşünüz nedir” şeklindeki bir soruya karşılık ise Dimitriu; “özgürlük mücadelesi olarak EOKA’nın mücadelesine, vatanlarının özgürlüğü için hayatlarını veren mücadelecilerin saflık ve güdülerine hayran olduğu” yanıtını verdi. Dimitriu; “EOKA’nın, başlıca hedefi olan Yunanistan ile birleşme hedefine varamadığını ve amacına ulaşamayan ulusal olaylara eleştirel bakılması gerektiğini” belirtirken “ulusal konularda geçmişin hatalarının tekrar edilmesi durumunda kimi zaman bunun, vatanının bir kısmını kaybetmek gibi ağır bir bedeli olduğunu” ifade etti.
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu